Her yılın başında, farklı uzmanlardan “Önümüzdeki yıl bizi ne bekliyor?” türü tahminler yağmur gibi yağar. Biz bu kez tersinden bakalım dedik: Artık eskimiş, etkisini yitirmiş, hatta riski artıran güvenlik araçları ve alışkanlıklar hangileri? Listede kendinizi görürseniz, kurum içi güvenlik pratiklerini gecikmeden gözden geçirmenin zamanı gelmiş demektir.

1. “Bir kez oturum açtım, gerisi otomatik gelsin” devri bitti
Eskiden ofis = ağ = güven alanıydı. Şirketlerin “içeriye güven, dışarıyı kısıtla” mottosuna dayanan, perimetre odaklı güvenlik mimarileri o dönemden kalan bir mirastır. Bulut, mobilite ve hibrit/uzaktan çalışma ise bu düzeni bozdu; sınır çizgisi silikleşti.
Bugün temel yaklaşım Zero Trust Network Access’tir: Konumdan bağımsız olarak her erişim talebi ayrı ayrı doğrulanır ve en az ayrıcalık prensibiyle sınırlandırılır.
Bir adım ötesinde artık masada Zero Trust Action Access olmalı; yani uygulama içinde her kritik işlem için ek doğrulama istenmesi. Böylece erişim suistimali ve hata yapma riski azaltılmış olur.
2. Reaktif güvenlik
Eskiden güvenlik sistemleri, veri dışarıya aktarılırken devreye girer ve engelleme uygulayarak sızıntıyı durdurmaya odaklanırdı.
Ancak artık “sıfırıncı katman” öne çekildi. Modern çözümler, veri aktarımı sırasında değil; veriye erişim anında devreye girer, risk sinyallerini erken aşamada yakalar ve aksiyon alır. Bu yaklaşımda önce veri tanımlanır; sınıflandırma ve erişim kontrolü klasör/dosya bazında değil, işlenen içeriğe göre yapılır. Geliştirdiğimiz DCAP çözümü, kullanıcılara tam olarak bu imkânı sunar.
3. Yama bohçası tarzı ürün seti
Güvenlik araçlarının sayısı kartopu gibi büyüyor. Ama bu araçlarla çalışan insanlar ek bir “hafıza kartı” takıp altı kollu, beş gözlü canlılara dönüşmüş değil. Bu yüzden farklı üreticilerin sayısız çözümünü tek bir bütünün parçası hâline getirme ihtiyacı doğuyor. Son yıllarda bu ihtiyaç, entegrasyonlarla, SIEM gibi sistemlerle ve hatta ayrı SOC ekipleri kurarak karşılanmaya çalışıldı.
Ancak pratikte bu yaklaşımın da pek verimli olmadığı görüldü. Şirket içinde her üreticiden bir araç eklendikçe uzmanlar, ürünlerin uyumluluğunu sağlamak, veriyi normalize etmek ve bir sistemdeki bağlamı diğerine sürekli taşımak için giderek daha fazla zaman ve emek harcıyor. Sonuçta şirket, bir tür “entegrasyon vergisi” ödüyor: Tehdit tespit kalitesi düşüyor, manuel iş yükü artıyor ve hata yapma ihtimali yükseliyor.
Üstelik Türkiye’de şirket bünyesinde bir siber güvenlik uzmanı bulundurmak bile pek yaygın değil; tam teşekküllü bir SOC ekibinden bahsetmiyoruz bile.
Platform yaklaşımını benimseyen çözümler, bu sorunların önemli bir kısmını ortadan kaldırıyor: Sürekli entegrasyon aramak, ardından bu entegrasyonları kurup işletmek gerekmiyor.
Dahası, tek bir platform içindeki çözümler birbirini güçlendiriyor. Örneğin SearchInform FileAuditor’da oluşturulan etiketler DLP tarafında otomatik olarak devralınıyor; bu da DLP’nin yapılandırmasını ve genel kullanımını ciddi biçimde kolaylaştırıyor. Aynı şekilde, DLP’nin ajan tabanlı denetim modülü ihtiyaç duyulan metrikleri uç noktalardan alıp SIEM sistemine kesintisiz biçimde aktarabiliyor.
Platform yaklaşımı, daha iyi görünürlük ve tek bir bağlam da sağlıyor: Veriler çözümler arasında gezerken kaybolmuyor. Bu da hem olay incelemeleri hem de bilgi güvenliği sistemlerinin doğru çalışması açısından kritik.
4. PDF’li destek
DLP gibi karmaşık güvenlik ürünlerinde üretici sizi dokümanlara ya da forumlara bırakıp “kolay gelsin” diyorsa, 2010’larda kalmış bir markaya denk gelmişsinizdir. Bugünün standardı, üreticinin ya da resmi iş ortağının kurulumdan konfigürasyona, politika tasarımından ekip eğitimine kadar sahada canlı destek vermesidir.
SearchInform’da süreç nettir: Uygulama ekibimiz ürünü adım adım kullanmayı öğretir; teknik destek ekibimiz de sorun anında hızlı müdahaleyle aksama yaşatmaz.
5. “Her yere yapay zekâ” modası
“Yapay zekâsız olmaz” akımı, yerini faydayı ölçen daha gerçekçi bir değerlendirmeye bırakıyor. 2025’te bazı alanlarda kullanımın geri çekildiğini gördük; ABD’de YZ kullanan şirketlerin %95’i bunun kârlılığa yansımadığını bildirdi.
Piyasa artık, yapay zekânın sunduğu her özelliğin mutlaka gerekli ve verimli olmadığını daha net görüyor. Bu yüzden gerçekten değer üreten kullanım senaryolarını; çok konuşulsa da düşük verim sağlayan “hype” unsurlardan daha belirgin şekilde ayırıyoruz.
Özetle, bilgi güvenliği uzmanını bir “süper zekâ” ile tamamen değiştirme fikri şimdilik rafa kalkıyor. Buna karşılık otomasyonu artıran ve güvenlik ekiplerinin rutin işlerini devralarak yükünü hafifleten YZ yeteneklerinin yaygınlaşması hızlanacak. Yapay zekâyı çözümlerimizde nasıl kullandığımızı daha önce paylaşmıştık. 2026’da ise kesinlikle hoşunuza gidecek, yapay zekâ tabanlı yeni bir güncelleme hazırlıyoruz — takipte kalın!